Köşe Yazısı Detay

Bedenin Saklı Dili

Fahriye Arıcı / Psikolog

Hepimizin etrafında zaman zaman, hislerini açıkça ifade etmekte zorlanan, yaşadıkları durumlar karşısında gelişigüzel çözümler bulmaya yatkın, iç dünyasına derinlemesine bakmaktan kaçınan insanlar vardır. Genel hatlarıyla belirtilen bu özellikler aslında “aleksitimi” kişilik yapısına işaret ediyor. Aleksitimi, her ne kadar duyguları tanımlamadaki zorlanmanın en uç noktalarından biri olsa da, gündelik hayatımızda da duygularımızı bastırmak, inkar etmek, yok saymak, hissettiklerimizin anlamı üzerine çok fazla düşünmeden kendimizi oyalayacak uğraşlarla “kafa dağıtmak”, sıklıkla başvurduğumuz yollardan yalnızca bazıları. Bu durum toplumsal, kültürel hayatın ve hatta yaşadığımız çağın bir getirisi gibi bir yorumlamayı beraberinde getirebilir fakat “Söz gümüşse sükut altındır” türünden nasihatlerle büyüyen nesiller için yukarıda bahsedilen içe dönük tavırların hakim olması hiç de şaşırtıcı değil. Şüphesiz zihnin unuttuğunu ya da unutmak istediklerini, beden kimi zaman geçici kimi zamansa kalıcı rahatsızlıklarla farklı şekillerde anımsatıyor. Elbette ki, zihin ve bedenin birbirinden bağımsızmış gibi bir algıya sebep olmaması, üzerinde durulması gereken en mühim noktalardan biri. Gabor Mate, “Vücudunuz Hayır Diyorsa” adlı kitabında duygusal dünyamızda yaşadıklarımızın biyolojik fonksiyonlarımızı ne ölçüde etkileyebileceği üzerinde duruyor. Bir başka deyişle, Mate’nin de vurguladığı üzere, tıbbın uzun süre görmezlikten geldiği biyopsikososyal yönünü çeşitli vakalar ve araştırmalarla gözler önüne seriyor.

Mate, kanser, Alzheimer, romatizma, multipl skleroz gibi kronik rahatsızlıkları yaşayan kişilerle yaptığı görüşmelerde, daha çok kişilik yapılarının, sorunları çözme yaklaşımlarının, gelişim süreçlerinin, utanç, suçluluk vb. olumsuz kültürel etkilerle nasıl evrelerden geçtiğine dikkat çekiyor. Ağırlıklı olarak çocukluk döneminde yaşanan yalnızlık, duygusal ve fiziksel istismara uğrayanların, öz varlıklarına kodlanmış olan kendilerini yok sayan çarpık algıları içselleştirme durumlarının yetişkinlikte de devam ettiği açığa çıkıyor. Dolayısıyla bastırılan stresin varlığı erken yaşlardan itibaren bedeni kontrol altına almakla beraber, hormonal dengeler, bağışıklık sistemi ve pek çok organa büyük ölçüde zarar veriyor. Çocuklukta dayatılan sınırlandırmalar aslında –bilinçli ya da bilinçsiz- kişisel farkındalığın artabilme ihtimaline yönelik alınmış bir önlem(!) aynı zamanda. Bu durum, kişinin istemediği koşullarda “hayır” deme ihtimalinin önünü tıkıyor, böylelikle beden kendi yerine, ortaya çıkan hastalıklar sonucunda “hayır” diyerek kişiyi içinde bulunduğu ruh halinden söküp atmak için –çoğu zaman bedelleri bir hayli ağır- başka bir alternatif sunmuş oluyor. Şüphesiz, kronik rahatsızlıkların tek nedeni stres değil, fakat hislerimizi ifade ederken geçmişin kalıntılarının üzerine şekillenmiş, özdenetimi güçsüz bireyler olmayı sürdürdükçe hastalıkları dışarıdan gelen “yabancı” bir misafir veya “savaş” gibi algılamaya devam etmek sağlıklı bir çözüm bulmamızın önünde engel teşkil etmeye devam edecek. Özellikle hastalıkla savaşmak tabiri militarist bir dili yansıtmasının yanı sıra, hastalığın sanki dışarıdan birdenbire vuku bulan bir durummuş gibi kabul edilmesini benimsetiyor.

Benliğimizin zayıf noktalarının farkına vararak, kendi  ihtiyaçlarımıza, öncelik verdiğimiz başkalarının ihtiyaçlarını gidermeye yöneldiğimiz kadar içtenlikle yanıt vermeli, pasif bir tutum sergilemekten kaçınmalıyız. Bu satırları yazarken, İstanbul’da günlerdir nefes alma hakkını savunan bir direnişle başlayan talepler, tüm ülkenin havasını bir anda değiştirdi ve değiştirmeye devam ediyor. Uygulanan şiddetin korkunç boyutları bir yana, medyanın sessizliği ve siyasilerin yüzlerinde ifadesiz bir halde yaptıkları sınırlı açıklamalar, patolojik bir süreç yaşadığımız hissini veriyor. Öyle ki medyanın yaşananları görmezden gelmesi ve muhalefetin sindirilmek istenmesiyle esasında yapılmak istenen tek şey duyguların açıklıkla ifade edilmesinin önüne geçmek. Toplumun direnişi, inkar edilerek, yok sayılarak ve kendi yeterliliğimizin farkında olmadan yaşatılmak istenmenin artık bir kader olmadığının en büyük göstergesi, bu durum sosyal medya aracılığıyla bağımsız haberleşme yoluyla da tecessüm ediyor. Hem toplum hem de kişisel ruh sağlığının, boyun eğerek değil haklarını adaletli bir şekilde savunan bireylerle mümkün olacağı, her geçen gün daha da kuvvetli bir şekilde vurgulanarak açığa çıkacaktır.

*Gabor Mate, Vücudunuz Hayır Diyorsa Duygusal Stresin Bedelleri, İletişim Yayınları, 2012

Okuyucu Yorumları

İsminiz :
Yorumunuz değerlendirilmek üzere kaydedilmiştir. Yorumunuz onaylandıktan sonra bu sayfada görüntülenecektir
sena 02.06.13 / 20:46
Ne yazik ki bircok insanin farkindaligi bile yok;harika bir yazi elinize yureginize saglik.
(Oyunuz alınmıştır!) 0 1