Köşe Yazısı Detay

Alternatif Bir Dil

Fahriye Arıcı / Psikolog

Kendi duygusuna odaklanıp, her içinden geçeni karşı tarafın hislerini göz önünde bulundurmadan ifade etmek, ya da hiçbir hissini belli etmeden, karşı tarafın kendi beklentilerini anlamasını ummak, kimilerimiz için –çoğu zaman farkında olunmayan- bir iletişim biçimi olarak benimsenebiliyor. Şüphesiz, iletişim kurma biçimimiz yaşadığımız çevrenin etkisindeki kültürel ve hatta siyasal yapılardan bağımsız değil. Toplumdan topluma değişen ve kullandığımız dile yansıyan bu altyapının bize zarar veren taraflarının “normalleşmesi” durumu, sakınılması ve değiştirilmesi lazım gelen en mühim noktaların başında geliyor. Marshall B. Rosenberg, “Şiddetsiz İletişim”* adlı kitabında, iletişimi daha   içten, anlamaya dönük ve şefkatten uzak olmayan bir dille güçlendirilmiş bir model olarak sunuyor. Rosenberg, gözlemlerimiz, hissettiklerimiz, ve neye ihtiyacımız olduğunun farkında olup, yaşamımıza katkıda bulunabilmesi için yürekten istemenin, Şiddetsiz İletişimin dört temel bileşeni olduğunu savunuyor.

Gündelik hayatta karşılaştığımız şiddet dilinin yargılayıcı, sınıflandırıcı ve etiketleyici yönleri, mutsuzluğa yol açan ayrılıkları da körüklüyor. Ahlakçı yargıların tuzağına düşmek, beraberinde özümüzden uzaklaşmamıza sebep oluyor. Öyle ki, iyi-kötü ayrımlarının sıklıkla vurgulanması, otoriteyi sorgulamayı engellediği gibi, kendimize de yabancılaşmamıza yol açıyor. Gözlemlerimize değerlendirme katmaktan kaçındığımız müddetçe, dayatılan her sınıflandırmayı içselleştirmekten de o ölçüde kaçınabilmek mümkün. Konuşurken, duygularımız ve ihtiyaçlarımızı net ve somut bir şekilde, gerektiğinde yaralanabileceğimiz ihtimalinin de altını çizerek dile aktarmak son derece önemli. Başkalarını anlamaya çalışırken de, karşımızdaki kişinin davranışlarını değiştirmeye çalışmamak ve tavsiyede bulunurken “Karşımdakinin vereceğim tavsiyeye ihityacı var mı?” sorusunu akıldan çıkarmayan bir düşünce sistemi geliştirmek sağlıklı iletişimin temelini oluşturuyor. Bu sebepledir ki, kendimizi anlamaya dönük gayretimizin gelişmişliği, başkalarını anlamaya çalışırken de açığa çıkıyor ve kişisel farkındalık düzeyinin yüksekliği iletişimi perçinliyor. Kültürel olarak daha çok eleştirmeye dönük bir tavırdan yana olan toplumlarda, çoğu zaman kendimize de şefkat göstermemiz gerektiği, ve anlamak için, anlaşılmaya ihtiyaç olduğu gerçeği göz ardı edilebiliyor. Hissettiğimiz her duygunun bizi harekete geçirmek için bir hedefe işaret ettiğinin farkında olduğumuz müddetçe bu çarpık algıların varlığı da ortadan kalkacaktır.

Siyasal açıdan son derece çalkantılı günler yaşadığımız bu dönemde şiddetin her türlüsüne ne yazık ki sıklıkla tanık olsak da, hem siyasilerin, hem de onlara karşı çıkan ya da destekleyen halkın var olan öfkesinin nedenleri üzerinde düşünmekten kaçınmak bu süreçte herkes açısından zarar verici olmaya devam ediyor. Rosenberg’in de işaret ettiği gibi, öfkenin kökeninde karşılanmamış ihtiyaçlarımız yatar, bu noktada eğer öfkeyi ihtiyaçlarımızın karşılanmasına dönük kullanmaz, başkalarını cezalandırmaya doğru yönlendirirsek, onu boşa harcamış oluruz.

*Marshall Rosenberg, “Şiddetsiz İletişim Bir Yaşam Dili”, Remzi Kitabevi, 2013.

Okuyucu Yorumları

İsminiz :
Yorumunuz değerlendirilmek üzere kaydedilmiştir. Yorumunuz onaylandıktan sonra bu sayfada görüntülenecektir