Köşe Yazısı Detay

Sınırsız Mücadele: Annelik

Fahriye Arıcı / Psikolog

Annelik, içerdiği farklı ve kendine özgü duygular bakımından kadın olmanın en önemli yönlerinden yalnızca bir tanesi. Kuşkusuz, her toplumda olduğu gibi bizim toplumumuzda da, anneliğe atfedilen sayısız değer mevcut. Annelik, şefkat, koruyuculuk, sevgi gibi bir çok duygunun en yoğun şekilde yaşandığı bir durum ve bu nedenle de sosyal ve kültürel kodlanmalarla kadınlar için ulaşılması gereken nihai hedef olarak gösteriliyor. Bu da, çoğu kadının kendi bireysel istekleri üzerine düşünmeden, otomatik olarak içselleştirdikleri, kendilerini var etmenin en önemli pozisyonu haline geliyor. Öyle ki, son zamanlarda siyasîlerin de sıklıkla üzerinde durduğu nüfus artışını teşvik eden yeni düzenlemelerle de (1) aile ve özellikle de annelik vurgulu temalar ön plana çıkmaya devam edecek gibi gözüküyor. Anne olmanın eşsiz ve derin hassiyetini bir yana bırakacak olursak, anne olmak aslında yoğun, aynı zamanda da zorlu hayat temposunda sonsuz bir mücadele halini de temsil ediyor. Anneliğin bu zorlu, mücadeleci, pek görünmeyen ya da bastırılan duygusal yükünü yansıttığı en görünür alanlardan biri çocuklarıyla olan iletişiminde sergilediği tavır.


Günümüzde annelik, bilhassa kadınların ruh hallerine olan etkileri bakımından geçmişe nazaran daha fazla tartışılır bir hal aldı. Gebelik süresince ve doğum sonrası yaşanan büyük hormonal değişiklikler neticesinde kimi annelerde görülen Postpartum depresyon, -daha bilinen adıyla loğusalık depresyonu- gerek gündelik hayatta daha fazla dile gelmesiyle, gerekse akademik literatürde bu konuya dair giderek artan sayıda araştırmalarla, annelerin maruz kaldığı güçlüklerin en bilinen yanlarından birisini oluşturuyor. Doğum sonrası yaşananların yanı sıra, toplumsal cinsiyet rolleri de, kadınların hissî problemlerinin ne yazık ki yaşam boyu devamına sebebiyet veriyor. Aile hayatında eşine, çocuklarına, bulunduğu sosyal çevreye, kendi ailesine karşı kadından sürekli beklenen mesûliyetlerin fazlalılığı bir noktada yıpratıcı olabiliyor. Verilen rollerin sorgulanmadığı çevrelerde, özellikle annelerin kız ve erkek çocuklarına olan yaklaşımlarında kalıplaşmış düşüncelerin aktarımını gözlemlemek mümkün.

Kız ve erkek çocuklara karşı sergilenen ayrıksı tutumlar, çocuklar açısından kişiliklerinin gelişim sürecinde zararlı sonuçlar doğuruyor. Annenin eşiyle kuramadığı güvenilir diyalog ya da tek ebeveyn olması, işinde yaşadığı sorunlar ve çocukların bakımının getirdiği hassasiyetler -bir noktada kendini de düşünmesi gerektiğini unutturduğundan- ortaya çıkan yalnızlık hissi öfkeye dönüşüp, çocuklarıyla sağlıklı iletişim kurmasına engel olabiliyor. Örneğin, anne-kız çatışması toplumda en çok rastlanan durumlardan biri. Sebepleri elbette bir kaç maddeyle özetlenemez fakat annenin kaybolan gençliğini kızında görmesi ve geldiği dar çevrenin kendine dayattığı değerleri sorgusuz sualsiz kızına da aşılamaya çalışması ilişkiyi çıkmaza sokuyor. Anne-kız arasında bitmek bilmeyen soğuk savaş böylelikle kök salmış oluyor. Toplumumuzda annelerin erkek çocuklarıyla olan bağı kız çocuklarına kıyasla belirli noktalarda çok farklı özellikler içeriyor. Erkek evlat, kimi zaman geleceğin garantisi, ailenin tek koruyucusu ve ailenin devamını sağlayacak tek varlık muamelesi görüyor. Bu durumda erkek çocuk, annenin aşırı ilgisinin etkisi altında ve adeta uzantısıymış gibi ömür boyu sınırları belirlenmiş bir alanda, hayatındaki ilk ve esas(!) kadının yörüngesinden bağımsız hareket etmekten aciz bir kişilik geliştiriyor.(2) Aslında her iki uç tutum da, anneliğe atfedilen kutsallıktan ötürü, sorgulanamaz ve değiştirilemez bir iletişim biçimi geliştirilmesine neden oluyor. Böylelikle, çocukların bağımsız bireyler olduğu gerçeği göz ardı ediliyor.

Annelik hem biyolojik, hem sosyolojik hem de kültürel kodlanmalar açısından üzerine en fazla kutsallık atfedilen, kadına belli bir statü kazandırmasının yanı sıra yüksek bir varoluşsal tatmin de sağlayan bir durum. Ama bahşettiği bu "ayrıcalıklı" pozisyonun mevcut toplumsal cinsiyetçi yapının kendi "varsayımları" ve önyargıları arasında sağlıklı bir şekilde ifade edilebilmesi çok güç. Bu yapı, sadece annenin anneliğini en güzel şekilde yaşamasının önünde bir engel değil, aynı zamanda adalet duygusu gelişmiş, bağımsız bireylerden oluşan nesiller yetiştirmenin de önündeki en büyük engel.
 

(1) http://ekonomi.milliyet.com.tr/ucuncu-cocuga-astronomik-tesvik/ekonomi/detay/1708304/default.htm

(2) Kadınların erkek evlat sahibi olma arzusunu Freud, kadınların penise sahip olma isteği ile ilişkilendiriyor, ayrıntılı bilgi için bkz:,http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/40/507/6174.pdf

Okuyucu Yorumları

İsminiz :
Yorumunuz değerlendirilmek üzere kaydedilmiştir. Yorumunuz onaylandıktan sonra bu sayfada görüntülenecektir
Aynur 18.05.13 / 18:20
Sadece sınırsız mücadele mi? Sınırsız ve de koşulsuz bir sevgidir annelik. Hele bizim ülkemizde bide koruyuculk var.Özellikle erkek çocuklarını , onlar baş tacı .
(Oyunuz alınmıştır!) 0 0