Köşe Yazısı Detay

Âdem’in Zamanla İmtihanı

Nihal Tokat Kuşhan / İletişimci

Dünü unutup, bugünü aylaklıkla geçirmeyi tercih ederek yarına hep planlar yapıp duran insanoğlu, daima geleceğe göre hareket etme çabasındadır. Umut eder, dua eder, para harcar, plan yapar, düşünür taşınır, didinip uğraşır…

“Zaman önemli,” der durur insanoğlu da neye göre önemli olduğunu bilmeden koyduğu hedeflerde bir maratonun içinde koşturur: Dünü unutup, bugünü aylaklığa vurarak.

Sürekli meşguldür, sürekli işi vardır, zaman hiç yetmiyordur, zaman ölüyordur, zaman onu yutuyor ya da yoruyordur, zaman akıp gidiyor ve geri gelmiyordur.

Doğar, büyür ve ölür insanoğlu da ya bir doğumhane kapısında ya da bir musalla taşı başında bir başka âdem eskisiyle muhabbete dalmışken, “Zaman ne çabuk geçti…” der.

Sözlüklere baktığınızda zaman, bir eylemin geçtiği, geçmekte olduğu ya da geçeceği süre, ölçülmüş ya da ölçülebilen bir dönem olarak tanımlanmaktadır. Eski felsefede, zaman kelimesinin en derin açıklaması Augustinus’a aittir: “Eğer hiç kimse sormasa, biliyorum. Şayet bir sorana cevap vereceksem bilmiyorum.”

Batı’da zaman unsuru düz bir çizgi olarak hayal edilir ve sonsuz bir geçmişten, bilinmeyen bir geleceğe, düz çizgi şeklinde yönelmiş bir ok akla gelmektedir. Doğu’da ise Batı düşüncesinin aksine yeni bir hayata yönelme unsuru söz konusudur: Zaman, başı ve sonu olmayan bir daire veya spiral şeklindedir. Kuyruğunu ısıran bir yılanla sembolize edilmiştir. Mevsimler, doğum ve ölüm, gece ve gündüz Doğulu düşünceyi doğrulamaktadır.

Tanımlamaları, felsefeyi, Doğu’yu ve Batı’yı bir kenara bırakırsak biz, bize yetmeyen, yetiremediğimiz ve laf-ı güzaf ile geçip giden, geriye getiremediğimiz bu şeye niye aldanır dururuz? Gece başımızı yastığa koyup da içini dolduramadıklarımızı bildiğimizden olmasın? Ya da bilemeden, bunu bilmeyi bile öğrenemeden göçenlerin peşi sıra işitilenlerden mi?

Eskiden diye başlayan cümleler, benim bile kölesi olduğum aylaklıklara, aymazlıklara gebeyken, hakikaten eskiye de özlem duyuyormuş insan yaş aldıkça, zaman geçtikçe. Ama yine de bu cümleyi kuracağım… Eskiden bir tarla, bir ev, çok çocuk, kalabalık aile varmış ama çamaşıra, bulaşığa, kıymaya, biçmeye, açmaya, sermeye, konuşmaya, hasret gidermeye makineler yokmuş. Zaman yeter de artarmış iş yükü çok olsa da! Ve huzur... Huzur hissedilir bir mefhummuş; şimdilerde zorlayınca fark edilen değil. Sonra teknoloji çıkagelmiş, gelmekle kalmayıp ilerlemiş durmuş… Teknoloji de bir tek zamana ayak uyduramamış o başka. İşler kolaylaşmış ama dertler çoğalmış: Zaman yetmez olmuş. Zaman ölmüş. Zaman geçmiş gitmiş. Zaman vurmuş. Zaman unutturmuş. Zaman yutmuş… Bilgisayar başında, televizyon başında sıkışıp kalmış, yalnızlaşmış hayatlarımız; hazırdan alıp çözdürerek yediğimiz yemeğimiz; bazen ne istediğini bile bilmediğimiz bir çocuğumuz; hiç görüşmediğimiz akrabalarımız; erteleyip durduğumuz aile saadetimiz, yığına dönmüş ev eşyalarımız, giymediğimiz kazaklarımız, onlarca çift ayakkabımız, yaşanmışlıktan ve keyiften çok adanmışlık ve bize uzak, baskısı alınmamış yüzlerce fotoğrafımız olmuş.  Hatıraları olmayan, kalem tutmayan bizler yaş almışlıktan çok yıpranmışlıktan sebep yüzümüzdeki çizgileri bile görmezden gelip düzelttirir olmuşuz…

Neyimiz eksik ki eskiden? Neyimiz tamamlanmadı da bu yetersizlik, bu varlığın içindeki yokluk, bu yorgunluk, bu koşturmaca? Ben yazımı yazmaya başladığımdan bu yana çok saat geçmiş bile… Bugün bunları söyleyip yarın, “Hayat işte,” diyeceğimizden, zaten zamanın da çok umurunda değil Âdem… 

Okuyucu Yorumları

İsminiz :
Yorumunuz değerlendirilmek üzere kaydedilmiştir. Yorumunuz onaylandıktan sonra bu sayfada görüntülenecektir
ziyaretci 18.12.13 / 13:56
Nihal hanım tebrik ederim güzel bir yazı..
(Oyunuz alınmıştır!) 0 1