Köşe Yazısı Detay

Kendini Bil!

Nihal Tokat Kuşhan / İletişimci

Daniel Goleman’ın Duygusal Zekâ isimli kitabında anlatılan eski bir Japon masalına göre, kavgacı bir samuray günün birinde bir Zen ustasını cennet ve cehennem kavramlarını açıklamaya davet eder. Ancak rahip, onu küçümseyen bir tavırla, “Sen eşeğin tekisin. Senin gibilerine zaman harcayamam,” der.

Onuru zedelenen samuray, öfkeden köpürerek kılıcını kınından çıkarıp, “Seni bu küstahlığın için öldürebilirim,” diye bağırır.

“İşte,” der Zen rahibi sakince, “bu cehennemdir.”

Samuray, kapıldığı öfkeyi ima eden ustanın doğru sözleri karşısında irkilir ve sakinleşerek kılıcını yerine koyar. Sonra da eğilip, kendisine kazandırdığı içgörü için rahibe teşekkür eder.

“İşte bu da cennettir,” der rahip.

Samurayın nasıl bir sinire kapıldığını birden fark etmesi, duygunun rüzgârına kapılıp gitmekle, bunun bilincinde olmak arasındaki önemli farkı sergiliyor. Sokrates’in, “Kendini bil,” öğüdü, duygusal zekânın bu temel taşına, yani kişinin duygularının farkında olabilmesine değinir.

İnsanoğlu sırlarla dolu, anlaşılması güç bir varlıktır. Bu sır, yaradılışıyla ilgilidir ve kendini bilen insan, ‘ben’liğinin farkında olup bu büyük gizin farkına varır. Kendini bilmeyenler ise asla hakikatlerin farkına varamazlar: Kocaman evleriniz, çok eşyanız, pahalı giysileriniz, yüksek anıtlarınız, dev gibi mezar taşlarınız olur ama toprağın altında da, üstünde de huzurunuz olmaz. Siz bunun da farkında olamayabilirsiniz; yani huzursuz ve mutsuz olduğunuzun ki bu da başka çelişkili, kötü bir durumdur…

Kendini bilen kişinin bu farkındalığına ahlaki değerler ve törelbilinç, yani vicdan eşlik eder. Erich From, “Vicdan, insanın kendi içindeki uyumun bilincidir. Vicdanımızı dinleyebilmek için kendi kendimizi dinleyebilmemize gücümüzün yetmesi gerekir. İnsanın kendi kendini dinlemesi ise güçtür,” der. Çünkü kişi kendini bilemez ise sesine de kulak veremez. Kalabalıkları tercih eder. Büyük olmayı. Tanınmayı. Tutulmayı. Alkışlanmayı. Taraftar kazanmayı...

Mağaradan çıkarak kalabalıklarda medeniyeti bulan insanoğlu mağaranın karanlığından gün yüzüne çıkınca aydınlandım sanmıştır. Oysaki yanılır. Bazen hakikati görmek için gözlerinizi kapatmanız gerekebilir. Ama yapamaz işte, yalnız kalmaktan korkar; kendisiyle yalnız kalmak istemez. Çünkü kendini bilmez.

Kişi kendini bilir ise kendini bilenin içindeki ‘sen’ yok olur. Sen olmazsa da hırs, öfke, nefret, istek, arzu, ihtiraslar ortadan kalkar. Duygusal korsanlık kayboluverir. Böyle insanlar, Konfüçyüs’ün de değindiği üzere, “Baktıklarında, berrak görmeyi düşünürler. Dinlediklerinde, iyi duymayı düşünürler. Görünüşleri bakımından sıcak olmayı düşünürler. Davranışlarında saygılı olmayı düşünürler. Konuşmalarında doğru olmayı düşünürler. İşlerinde ciddi olmayı düşünürler. Kuşkuya düştüklerinde, sorularını nasıl soracaklarını düşünürler. Öfkelendiklerinde sorunları düşünürler. Kazancı gördüklerinde, adaleti düşünürler.”

Kimileri, kendini bilmeden evvel törelbilinç / vicdan konusunu öylesine ussallaştırmıştır ki başkaları ya da kişinin kendi için olan her kötülük ya da kayıtsızlık karşısında bu durumu vicdanlarının bir buyruğu gibi sunarlar. Savaş halindeki ülkelere bakalım: Taraflar her zaman güç tutkusu için değil, törelbilinç için savaştıklarını iddia ederler. Birileri şiddet görür, yakılır, dövülür, itilir kakılır vs. İşin özünde yine zalim için törelbilinç söz konusudur. Dolayısıyla insanın içinde doğrular için de, yanlışlar için de ahlaki bir duyu vardır. Kendini bilen kişiler bu duyularla değerler yaratıp törelbilinçlerini doğru yönetirler.

Bilemeyenler mi? Gözlerini hiç kapatmazlar. Kapatırlarsa ‘karanlık’ olur. Aslında hakikat karanlıktadır… 

Okuyucu Yorumları

İsminiz :
Yorumunuz değerlendirilmek üzere kaydedilmiştir. Yorumunuz onaylandıktan sonra bu sayfada görüntülenecektir